Selçuklular ve Mescid-i Aksa

Kudüs’te Selçuklu Hâkimiyeti52 (1071-1099)

yüzyılın başlarında tarih sahnesine çıkan Selçuklular, 1040 yılında Horasan bölgesinde kurdukları devletle önemli bir güç hâline geldiler. Sel­çuklu devlet adamlarının benimsedikleri genişleme siyasetiyle kısa sürede İran, Irak, Suriye ve Anadolu coğrafyasına hâkim oldular. 1071; özelde Sel­çuklu tarihinde, genelde ise Türk-İslâm dünyasında yeni bir sayfanın açıldı­ğı dönüm noktası olarak önem arz eden bir yıldır.

26 Ağustos 1071’de Selçuklular’ın galibiyetiyle neticelenen Malazgirt Muharebesi, sonrasında meydana gelecek muazzam değişimlerin şartları­nın hazırlayıcısı olmuş, Akdeniz havzasının dinî, fikrî ve sosyal yapısını katî surette değiştirmiştir. Genç Sultan Alp Arslan’ın askerî galibiyeti ve siyasî ba­şarısı olan bu zaferle Anadolu kapıları Türkler’e açılmıştır. Malazgirt zaferi, Kudüs’e giden yolda Yermük kadar önemli ve kıymetli bir yer edinmiştir. Bi­zans’ın Anadolu’daki gücünü ve hâkimiyetini kaybetmesiyle Hristiyanlık be­lirgin şekilde gerilemiş, İslâm hâkim güç olmaya başlamıştır. Aynı yıl bir ta­ raftan Anadolu’da Türk fetihleri devam ederken diğer taraftan Suriye ve Fi­listin’de ilerleyen Selçuklu Türkler’inin bölgeye yerleştikleri görülmektedir. Böylece Selçuklular’ın bu adımı, Fâtımîler’in yıllardır İslâm dünyası üzerin­deki planlarının bozulması için önemli bir başlangıç olmuştur.

Mısır’da yaşanan isyanlar, vezirlerin halifelerin iktidarına ortak çıkma­ları, 1060’dan itibaren artan kuraklık ve kıtlığın meydana getirdiği sıkıntı­lar sebebiyle bütünlüğünden çok şey kaybeden Fâtımîler’in Suriye ve Filis­tin’deki egemenliği zayıflamıştı. Bu durum Selçuklular’ın Kudüs’ü fethini kolaylaştıracaktı. Nitekim fetih ve genişleme hareketini batı yönünde devam ettiren Selçuklular, 11. yüzyılın ikinci yarısından itibaren Suriye ve Filistin topraklarında fetih harekâtına giriştiler. Nihayet Selçuklu emîri Kurlu Bey li­derliğinde Filistin’e gelen Nâvekiyye Türkmenleri, Kudüs’e yaklaşık 50 km. mesafedeki Remle’ye yerleştiler (1069/1070).

Kurlu Bey’in vefatından sonra Türkmenler’in başına geçen Selçuklu emîri Atsız, Filistin’in fethini tamamlamak üzere tarihî bakımdan önemli ve merkezî bir statüye sahip olan Kudüs’ü kuşattı. Atsız, tıpkı Hz. Ömer gibi kan dökmeden, halkın can ve mal güvenliği konusunda eman vererek şehre girdi. İdaresine son verdiği şehrin Fâtımîler’e bağlı Türk asıllı valisinin canı­nı bağışlayacağını ve ona ıkta vereceğini bildiren andını tutarak Kudüs’e Sel­çuklu Türkler’inin adalet ve selamet sancağını dikti. 1071’de Selçuklular ta­rafından fethedilen Kudüs’te Abbâsî halifesi ve Sultan Alp Arslan adına hut­be okunmaya başladı. Kudüs’te çeyrek asırdan fazla sürecek Selçuklu hâki­miyeti başladı.

Selçuklular’ın Kudüs’te hüküm sürdüğü dönem hakkında bu zamana kadarki çalışmalara baktığımızda genellikle siyasî hadiseler çerçevesinde değerlendirmelerin yapıldığı görülmektedir. Bununla birlikte bazı tarihçile­rin, dönemin kaynaklarını nazar-ı dikkate almadan, tarafsızlıktan uzak, gör­mek istedikleri doğrultuda konuyu kaleme aldıkları anlaşılmaktadır. Bu ta­rihçiler tarafından İslâm hâkimiyeti dışında, özellikle Haçlı seferleri sırasın­da şehrin maruz kaldığı acı tabloyu Türk-İslâm dönemine yansıtma duru­mu söz konusu olmuştur. Selçuklu yönetiminin Filistin tarihinin en karan­lık dönemlerinden biri olduğunu mesnetsiz açıklamalarla tanımlamaya ça­lışmışlardır. Kudüs’ün fethinden itibaren Atsız’ın benimsediği tutum ve ta­ kip ettiği siyaset, Selçuklu­lar’a atfedilen iddiaların ge­çersizliğinin ve doğru ol­madığının en güzel ispatı ve delilidir.

Atsız, Kudüs’ü fethetti­ğinde şehrin yağmalanma­ması, hiç kimseye ve hiçbir şeye herhangi bir zarar gel­memesi hususunda vermiş olduğu sözün yerine getiri­leceğini derhâl münadiler vasıtasıyla herkesin duymasını sağladı. Bunun üzerine şehir içinde bulunan mallara dokunulmadı. Ayrıca halkı ve mallarını korumak amacıyla muhafızlar tayin ederek her türlü emniyet tedbirinin alınması için çalışmalarda bulundu.

Emîr Atsız, 1076-77’de (h. 469) başarısızlıkla sonuçlanan Kahire sefe­rinden döndüğünde Kudüs’teki Arap askerî ve mülkî amirlerinin isyanıy­la karşılaştı. Hutbeleri Şii Fâtımî halifesi adına okutmaya başlayan isyancı­lar, Atsız’ın Kudüs’te bulunan adamlarına, ailesine, yerine bıraktığı vekilleri­ne kötü davrandılar ve şehre girdiğinde ona başkaldırdıklarını, itaatten çık­tıklarını gösterdiler. Bunun üzerine Atsız, asileri tedip etmek amacıyla isya­na katılan suçluları öldürttü. Yalnız Kubbetü’s-Sahra’ya kaçanlar mal ve para ödemek karşılığında bağışlandılar. Atsız’ın ikinci defa Kudüs’te kontrolü ele aldığı, asayiş ve sükûneti sağladığı bu hadiseyi İbnü’l-Esîr anlatmaktadır.53

Selçuklular hiçbir zaman fanatik olmamışlar, kendilerini iktidar hevesi ve coşkusuna kaptırmamışlardır. Nitekim 471/1079 yılında Atsız’ın ölümü­nün ardından Suriye ve Filistin şehirlerinin hâkimi olan Melikşah’ın kardeşi Tâcüddevle Tutuş’un Dimeşk’i (Şam) ele geçirdikten sonra şehrin sakinleri­ne çok iyi davrandığı ve adaletle hükmettiği bilinmektedir.

Minia Mescid-i Aksa Müzesi