İngiliz İşgali ve Mescid-i Aksa
İngilizler Dönemi
İngilizler dönemi, Kudüs ve Filistin tarihinin en kritik ve en sarsıcı sayfalarından birini teşkil eder. 9 Aralık 1917’de, Birinci Dünya Savaşı’nın sonlarına doğru İngiliz ordusu Kudüs’ü Osmanlı hâkimiyetinden aldı. Böylece dört asırlık Osmanlı idaresi sona erdi ve bu işgal 15 Mayıs 1948’e kadar kesintisiz devam etti. İngiliz yönetimi, daha ilk günlerinden itibaren Filistin topraklarında köklü bir dönüşümün altyapısını hazırlamaya koyuldu. Bu dönüşümün ana ekseni, Siyonist hareketin burada kök salmasını sağlayacak siyasi, ekonomik ve demografik zeminin oluşturulmasıydı.
İngiliz idaresi altında Filistin halkı, giderek yoğunlaşan baskı ve zulüm politikalarıyla yüz yüze geldi. Etnik temizlik operasyonları, zorunlu göçler ve sürgünler, sivillere yönelik toplu katliamlar, köylerin ve mahallelerin yıkılması, genişleyen Yahudi yerleşim bölgeleri, zorla yapılan toprak müsadereleri ve günlük şiddet olayları halkın hayatının parçası haline geldi. Mescid-i Aksâ ve çevresine yönelik provokatif saldırılar, İslâm dünyasının kalbine yönelmiş açık bir meydan okuma niteliğindeydi. İngilizler, bu süreçte “Utanç Duvarı” olarak bilinen engelleri ve kırktan fazla ayrımcı yasayı hayata geçirerek Filistinlilerin hareket alanını kısıtladı. Bütün bu uygulamalar, halkı kendi topraklarını terk etmeye zorlayan sistemli bir baskı mekanizmasının parçalarıydı.
Bu dönemin kökenleri, Birinci Dünya Savaşı yıllarında atılan siyasi adımlara dayanır. İngiltere, Osmanlı Devleti’ne karşı izlediği politikayı savaşın ortasında yeniden belirledi. 1916 yılında imzalanan Sykes-Picot Anlaşması ile İngiltere ve Fransa, Osmanlı topraklarını kendi nüfuz bölgelerine ayırma planını netleştirdiler. İngiltere, özellikle Irak ve Filistin üzerinde Yahudiler aracılığıyla nüfuz kurma stratejisini benimsedi. Bu sayede hem Irak’tan Doğu Akdeniz’e uzanan stratejik bir kara koridoru oluşturmayı hem de bölgede Fransa’nın etkisini sınırlandırmayı amaçladı.
Savaş sırasında İngiltere, Arap liderlerine bağımsızlık vaatlerinde bulundu. Bu vaatler, Osmanlı yönetiminden kopmak isteyen bazı Arap gruplarını İngiltere’nin yanında savaşmaya ikna etti. Ancak savaşın ardından verilen sözler tutulmadı. Araplar, hem kendi içlerinde güçlü bir siyasi birlik kuramadılar hem de yerel rekabetleri ve kişisel çıkar mücadelelerini aşamadılar. Bu dağınıklık, onları İngiltere’nin siyasi planları karşısında savunmasız bıraktı. Neticede, bağımsızlık vaatleriyle aldatılan Arap liderler bu aldatılmışlığın ağır sonuçlarını yaşamak zorunda kaldılar.
İngiliz işgali, yalnızca askeri bir hâkimiyet değil, aynı zamanda siyasi, ekonomik ve toplumsal yapının köklü şekilde dönüştürülmesiydi. Bu dönemde atılan adımlar, 1948’de İsrail’in kurulmasına giden sürecin en önemli taşlarını döşedi. Kudüs ve Filistin, İngilizlerin uyguladığı böl-yönet politikaları, nüfus dengelerini değiştirme stratejileri ve Siyonist yerleşimlere sağlanan kolaylıklar neticesinde derin yaralar aldı. Bu yaralar, günümüzde dahi bölgenin siyasi, demografik ve kültürel yapısında hissedilmeye devam etmektedir.